Siz, futbol oyununun bir spor olduğuna inananlar... Siz, karşınızda güçlü bir rakip varsa ve eşit koşullarda yarışılırsa oyunun anlam ve değer kazanacağını düşünenler... Siz, maçlara takımınızla özdeşleşmek, rakibinize saygı duymak ve futbol gösterisi izlemek için gidenler... Siz, ülkenin bütün sporseverleri... Birleşiniz!

2 Şubat 2010 Salı

Söyleşi- Ali Ece

SkyTürk'ün sevilen futbol programı Total Futbol'un değerli ve renkli yorumcusu,FourFourTwo Dergisi'nin yazı işleri müdürü,Dinar Bandosu müzik grubu'nun gitaristi ve söyleşimizde ayrıntılarını bulacağınız bunun gibi daha bir çok saygı duyulması gereken görevlerden tanıdığımız Ali Ece ile bir söyleşi gerçekleştirdik.İşte söyleşi;

Öncelikle merhabalar. Söyleşi teklifimizi kırmayıp kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz. Başlayalım söyleşimize;

-Sizi tanıyalım öncelikle (gerçi tanımayan yok ama). Kimdir Ali Ece? Ne iş yapar nelerle uğraşır, nasıl bir hayatı vardır?

Dinar Bandosu müzik grubunun gitarcısı, ortak bestecisi ve söz yazarıyım. İki tane yayınlanmış (Ayın En Güzel Hali + 12 Azize’ye 12 Ağıt), iki tane de sayfalarını yaktığım toplam dört romanım var. İleride ne iş yaparsam yapayım, hayatta en gurur duyacağım iki şeyden birisi Ayın En Güzel Hali romanı, diğeri de “Terzi Fikri” isimli Dinar Bandosu şarkısıdır.

FourFourTwo dergisinin yazı işleri müdürü, Goal.com Türkiye’nin genel yayın yönetmeniyim. Aynı zamanda Lig Radyo’da ve Skytürk televizyonundaki iki ayrı “Total Futbol”un yorumcusu ve programcısıyım. Kısa zaman önce de Akşam gazetesinde Beşiktaş ve Avrupa futbolu üzerine yazılar yazmaya başladım. Daha önce sırasıyla Cogito, Kitaplık, Sanat Dünyamız, F Dergi, Birgün ve Tercüman gazetelerinde yazdım. Kendimi daha çok bir besteci ve yazar olarak görüyorum. CM FM ağzıyla konuşursak creativity (yaratıcılık) özelliğim yüksek görülüyor ama ben kendimi Dostoyevski, Eric Cantona, Albert Camus, George Best, Tolstoy, Robbie Fowler, Paul McCartney, Ravi Shankar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Syd Barrett, Feyyaz Uçar, John Squire, Jackson Pollock, Baudelaire, Zeki Demirkubuz, Maleviç gibi insanlardan ilham alan birisi olarak yeterince yaratıcı ve verimli bir ruh olarak görmüyorum. Ama birçok kişi Adnan Aybaba’yı spor yorumcusu, İsmail “Air”i skor pardon spor yazarı, Serdar Ortaç’ı müzisyen olarak gördüğü için insanlara çok yaratıcı birisi gibi gözüküyorum. Ama işin aslı sadece şanslı bir gencim: Küçüklüğümü dedemle yani Ahmet Hamdi Tanpınar, Baba Hakkı, Zico, Best, ney sesi ve Beatles’la geçirdim… Ondan sonra yan gelip yatmak ya da “salla başını al maaşını” bir işte çalışmak dedemin hatırasına büyük bir hakaret olurdu!

Bir de şunu söylemem lazım ki benim yaptığım işler benim hayatım değil. Ben “çalışmak için yaşamak”tan ise “yaşamak için çalışma”yı tercih edenlerdenim. İşin aslı futbolcu olamadığım için futbol yazarı/yorumcusu oldum. Ama inanın karşılığında daha fazla para verseler 24 saatin 12 saatini Championship/Football Manager oynayarak geri kalan 12 saati de gitar, bağlama, sitar, org, mandolin vs çalarak beste yaparak geçirmeye dünden razıyım… Andre Gide’in dediği gibi ölünce bol bol uyuyacağız, o yüzden çok uyumamaya çalışıyorum. Bu yüzden zaman zaman TV’de gözlerimin altından başka anlamlar çıkaranlar oluyor ama çok fena yanılıyorlar. Bağımlıyım evet ama youtube’de eski maçları izlemenin, kitap okumanın ve CM/FM oynamanın bağımlısıyım… O gözlerimin altında ne şampiyonluklar, kupalar gizli; kimse tahmin bile edemez!

12 yaşımdan beri askerlik dahil müzik dinlemeden geçirmediğim bir gün olmadı. Müzik aşkıma herkes tezkereyi aldı, ben 10 gün daha Bingöl’de kaldım; hiç pişman değilim. Öldüğüm zaman en mutlu anlarımı hep en güzel müzikleri dinlediğim anlar olarak hatırlayacağım (Mesela Göztepe’den Cevizli’ye trenle giderken ilk kez The Stone Roses dinlediğim anları asla unutamam). Ne kadar çok müzik dinleyebilirsem o kadar kendim olurum, sakin kalırım… Müzik dediysem sakın TV’de ya da dolmuşçunun radyosunda çalanları kast ettiğimi anlamayın. En sevdiğim gruplar ve dolayısıyla da hiç tanışmamış olsak da en sevdiğim insanlar The Beatles, The Rolling Stones, The Stone Roses, The Pogues üyeleridir. 1970’li yıllar Türk rock müziğini de çok severim. Moğollar elemanlarıyla yakından tanışma ve uzun uzun konuşma fırsatı bulmuş çok şanslı bir gencim. Taner Öngür’den Cahit Berkay’a, Serhat Ersöz’e hepsi muhteşem insanlar. Başka bir zaman ve mekânda Beatles kadar olmasalar da Pink Floyd gibi olabilirlerdi. Ben genelde hakem hataları ya da tuttuğum takımın maçı pisi pisine kaybetmesinden çok buna üzülüyorum! Serhat Ersöz, Dinar Bandosu’nun ikinci albümü “Aya da Gidelim Osman”ı kaydetti, o sırada kendisinin ne kadar büyük bir futbol ve Fenerbahçe hastası olduğunu anladım. Meğerse kayıtların yarım kalma nedeni hep Fenerbahçe maçlarına denk gelmesiymiş. Sadece Taner Öngür Beşiktaşlıymış ama onu da “yoldan çıkarmış”lar! Şaka bir yana Cahit Berkay’ın çocukluğunda Taksim Stadı’nda top toplayıcı olması muhteşem bir olay! “Şimdi neden Moğollar’ı bu kadar anlattın abi?” diyeceksiniz ben de diyeceğim ki Johan Neeskens’in benden bile daha hasta Rolling Stones hayranı olduğunu biliyor muydunuz? Hayatımda en sevdiğim takım açık ara 1974 Hollanda’dır, bu yüzden de tüm program ve bloglarımın adı Total Futbol… Daha da güzel olan ise Neeskens’in oynadıkları futbolu şöyle tanımlaması: “Brezilya samba ritminde, biz 1974 model Hollanda ise Rolling Stones ritminde futbol oynuyorduk” Ayrıntıları FourFourTwo’nun Şubat sayısında okur isteyenler! Neeskens’in bu sözü kadar beni mutlu eden çok az şey vardır dünyada… Kendimi kısaca anlatmam gerekirse Rolling Stones-Beatles-Stone Roses ritmi ve ruhunda kendisi olan ve kendisi kalmaya çalışan asi bir gencim. Pekâlâ, her gün 200 sayfa okumaya devam ederek 5 yıl sonra Türkiye’nin en başarılı futbol yorumcusu da olabilirim, olmazsam da inanın hiç üzülmem, hiç umurumda olmaz… Olursam da şunun için iyi olur, kazandığım paralarla Beşiktaş’a hatta daha da zor durumdaki mütevazi takımlara iyi oyuncular alabilirim! Bu beni çok mutlu eder! Olmazsa da hiç sorun değil, yine Moda’da bir kayıt stüdyosu açar, yetenekli gençlere bedavaya yakın ücretlere kayıtlar yaparım, bir yandan Hollanda 1974’ü hatırlatan bir futbol anı ararken 12 telli gitar çalmaya devam ederim…

-Blogunuzda yarattığınız profilinize göz attığımızda, hakkımda bölümünde bir paragrafla karşılaşıyoruz. Ve bunlar yaptığınız işler, çalışmalarınız. Nasıl bir arada gidiyor bunca iş, nasıl başarıyorsunuz bu zor yolda tökezlemeden ilerlemeyi?

Tökezleyecek lüksüm yok çünkü benim yerimde olmak isteyen bir sürü genç var. Neden benim yerimde olmak istiyorlar? Çünkü hayatta en sevdiğim iki şey, iki hobim yani futbol ve müzik işim olmuş durumda. Bundan daha güzel hiçbir şey olamaz. Bunu en iyi ben biliyorum çünkü uzun süre iğrendiğim işlerde çalışmak zorunda kaldım.

Tökezleyecek lüksüm olmamasının bir diğer nedeni de şu: Ben olabilecek en iyi takımlarda oynuyorum! Cantona ile aynı kafadayım: Yaptığım en önemli şey attığım bireysel bir gol değil, onun Irwin’e verdiği pas gibi bir takım oyunu anı… (Senaryosunu Cantona’nın yazdığı “Looking For Eric” filmini izleyemeyeniniz varsa mutlaka ilk iş hemen izleyin, yönetmeni de Ken Loach; futbolu hakir gören entellere duyurulur!)

FourFourTwo’da Mustafa Sapmaz, Erdem Kabadayı, Hilal Gülyurt, Sarper Diktaş, şu anda askerde olan ve hayırlı tezkereler dilediğim Recep Özerin, Rafet Baran Eryılmaz’dan oluşan bir editoryal kadroyla çalışıyorum. Mustafa Sapmaz cidden David Moyes gibi adam! Adamlığın ötesinde futbola çok romantik bir biçimde âşık, neslinin son örneklerinden bir gazeteci. Erdem Kabadayı, Xabi Alonso’nun editör hali, Allah korusun bir gitmek zorunda kalsa bu sezonki Liverpool’un haline düşeriz! Hilal’le Sarper, Arsenal’deki gençler gibi, birisi Ramsey diğeri Wilshere! Şaka maka Hilal Gülyurt spor medyasında beraber çalıştığım hem en dürüst hem de en kaliteli muhabir/röportajcı… Bakın ben kendim 5 yıl sonra Türkiye’nin en iyi spor yorumcusu olmasam üzülmem hiç, ciddiyim. CM/FM oynamayı ve gitar/sitar çalmayı futbol yorumlamaktan daha çok seviyorum. Ama Hilal 5 sene sonra Türkiye’nin en iyi spor muhabiri/röportajcısı olmazsa cidden üzülürüm, Hilal’den çok okuyucular, halk için üzülürüm. Yani bir tarafta Nobre gelince “Sorar mısınız kendisine, gol makinesi mi?” diye soran Kurtlar Vadisi kılıklı adamlar, diğer yanda Sivas’ta felsefe okuyup FourFourTwo’nun tüm süper röportajlarını yapan dünya iyisi, temizi bir kız… Rafet ile Recep daha çok gençler ama onlardan da çok umutluyum, ben onlarınki gibi bir futbol aşkını bir de Goal.com ekibinde gördüm… Bu arada FourFourTwo demişken bizim görsel teknik ekip de süperdir… Barış Tekin, Kewell’la olan fotoğraflarımda gördüğünüz gibi değil beni Ali Eren’i bile güzel çekmeyi başarır. Bu arada Maxim’in kapağındaki birbirinden sanat eseri kızları da o çekiyor! Ferit Kurtar teknik ekibin Sergen’i, Erdem Çelik ise Rıza Çalımbay’ı…

Goal.com’da ise Berkin Özgeneci bildiğiniz Gerrard’ın internet editörü hali. Tek tek saymayıyım şimdi ama cidden 1995 Ajax’ı gibi çocuklar: Davids, Overmars, Seedorf, Litmanen, van der Sar… Hepsi Goal.com’dan sonra çok daha iyi yerlere gidecekler, buna eminim… İnşallah hep beraber çalışırız…

Yani ben halimden gayet memnunum… Tabii Skytürk ve Lig Radyo’daki Total Futbol ekibi en büyük mutluluk kaynaklarımdan… En çok İlker Duralı ve sonra da Fırat İşbecer sayesinde radyo dünyasına girdim… Biliyorum benim için “Total Futbol’un yıldızı” diyorlar, bazen diğer arkadaşlara karşı bu yüzden kendimi mahçup hissediyorum ama işin aslı şöyle: O harika Valencia’yı hatırlayın! Orada en büyük yıldız Mendieta’ydı. Sonra başka takımlara gitti, olmadı… Benim için de aynısı geçerli. “Total Futbol” ekip olarak süper, hangimiz eksilse, programın kalitesi düşer… Zaten Cruyff’un 1974 yazında İslam Çupi’ye dediği gibi “Total futbol hep beraber oynanır!”

Keşke ölene kadar hep Mustafa “Moyes” Sapmaz, İlker “Irwin” Duralı, Fırat “Beckenbauer” İşbecer, George Best tişörtlü Ali Ece ve Mehmet “Laporta” Ayan beraber program yapsak…

-Peki, sizi tanıyanlar genel olarak Skytürk'te yorumcu olarak katıldığınız ve renk kattığınız Total Futbol programıyla tanıyorlar. Halbuki aslolan ve oraya çıkmanıza sebep olan etken 4-4-2 dergisindeki göreviniz ve radyo programlarındaki yeriniz, beğenilmeniz. Televizyondan önceki Ali Ece tanınırlığı ile şimdiki tanınırlık arasındaki farkı neye bağlıyorsunuz? Okuma oranının düşüklüğü mü yoksa televizyonun çekiciliği midir bunun ana sebebi?

Andy Warhol 40 yıl önceden söylemiş: “Bir gün herkes televizyon sayesinde 10 dakika da olsa meşhur olacak” Ama inanın televizyon benim için sadece bir araç, asla amaç değil. U2’nun solisti Bono Vox (ki eskiden çok severdim şimdi benim için rahmetli Bono o!) “Achtung Baby”, “Zooropa” turnelerinden birinde “Benim bir vizyonum var, televizyonum” demişti. Çok güzel bir çelişkiyi ortaya koymuştu. Aynı açıdan bakınca Okan Bayülgen ve Cem Yılmaz’ın yaptığı işleri çok seviyor, beğeniyorum. Okan Bayülgen, bariz Serge Gainsbourg’dan etkilenmiş ve ondan aldığını TV’de daha da ileriye taşımış bir adam.

Ben de aynı şekilde Stones-Beatles-The Who-The Stone Roses-Ian Brown hattından etkilendim ilham aldım ve onlardan aldığım ilhamı futbol sanatı ekseninde daha ileri taşımaya çalışıyorum. Yani demek istediğim şu: Ben bir iş yaptım para etti, izlendi. İzlensin, para etsin diye bir iş yapmadım. Cem Yılmazca konuşursak ben “Total Futbol”u önce Saint Joseph Erkek Lisesi tuvaletinde Gökmen Özdemir, Selim Ay, Orçun Türkay ve Hüseyin Doğanca ile 5 yıl yaptım. O sırada bizi sadece 3-4 kişi dinledi, izledi. Sonra Galatasaray Üniversitesi’nde Erol Türk, Efe Ceylan ve Cem Fırat’la yapmaya devam ettik. O zaman da 10-15 kişi dinledi. Şimdi televizyonda daha fazla kişi dinliyor, izliyor…

Ama şunu da belirtiyim İngilizcem Shakespeare gibi olmasa da fena değil cidden biraz fazla İrlanda-Liverpool-Manchester deyimleri kullanıyorum o ayrı ama cidden bir Türk olarak Guardian’da, Independent’ta ya da daha önce staj yaptığım l’Equipe ya da France Football’da yazmak isterim, o zaman daha çok okunurum, orası kesin… Ama hiç sorun değil, arşivlerden İslam Çupi’yi okuyor olmak France Football’da yazmaya eş değer bir mutluluk!

-Sporla ilgili sorularımıza başlayalım şimdi. Ülkemizdeki futbolun marka değeri, özellikle yayın ihalesinin ardından sıkça tartışılır bir konu halini aldı. Nedir sizce ülkemiz futbolunun marka değeri? Diğer ülkelere göre nasıl bir yer edinmiştir kendisine?

Ben marka değeri kadar, futbolumuzun etik ve ruhsal değeriyle de ilgileniyorum. Diğer ülkelerle karşılaştırmak güzel tabii ki çünkü 2002 üçüncüsü ve 2008 yarı finalisti + 2000 UEFA Şampiyonu olarak global futbol dünyasının ayrılmaz bir parçasıyız artık. Rijkaard ve Neeskens burada… Onlar sadece Galatasaray’ın değil Türk futbolunun önemli bir parçası çünkü Galatasaray Türk futbolunun en büyük markalarından birisi… Ortadoğu’daki en ünlü erotik filmin adı “Yavaş yavaş Hasan Şaş”, daha ne olsun!

Yalnız karşılaştırma yaparken şunlara da dikkat etmek gerek: İngiltere Federasyon Kupası yani FA Cup başladığında İsmet İnönü bile çocukmuş daha! Yani arada zaman, tecrübe farkı var… La Liga, Barcelona diyoruz… Güzel de İspanya cuntacıları, darbecileri yargıladı; biz yargılamadık… Bugün meşhur Türk ressamı emekli darbeci-diktatör Kenan Evren’in korumalarına devletin ödediği maaşla bir sürü çocuk okutulur. O çocuklar da büyüyünce insan hakları hukukçusu başkan Laporta gibi olabilirler! Bir de Nobre olayı var tabii… Tamam herkes Feyyaz Uçar ya da Rıdvan Dilmen kadar yetenekli olacak diye bir şart yok ama Türkiye Kültürü’ne Hizmet kanunuyla Marcio Nobre’nin bir günde Mert Nobre olmasını ben kendime yedirsem Türkiye tarihi yedirmez çünkü bu ülkenin kültürüne en büyük hizmeti yapmış insanlardan Cem Karaca bir günde o Nobre beye verilen vatandaşlıktan atıldı!

Yani kısacası bir ülkede ne kadar adalet varsa, o ülkenin hakemlerinde de o kadar adalet var; aynı şekilde bir ülkenin yönetimi ne kadar dünya markasıysa o ülkenin futbolu da o kadar dünya markası olabilir… Ama biz futbolu o kadar seviyoruz ki işte yeşil sahada daha fazlasını başarabiliyoruz, Türkiye bu yönetim zihniyetiyle asla yaşam standardı ya da insan hakları kalitesinde dünya üçüncüsü olamaz ama Türk futbolu Dünya Kupası’nda üçüncü olur! Futbol sevgimizin niteliği tartışılsa da niceliği asla tartışılamaz! Ben başka bir iş yapsam asla 5 vakit namazını hiç kaçırmayan simitçi abi, gidip benim gibi küpeli, bantlı asi bir gence hediye almaz. Adam radyoda beni dinleyip severek Liverpool sigara kutusu almış, bir de başı bağlı küçük kızıyla getirdi; daha ne olsun… Biz Türkler, Türkiyeliler cidden futbolla kafayı yemişiz. Bunda da hiçbir sorun yok. Futbol olmasa çok daha önce milyonlarca kişi tımarhaneye yatardık! Futbol kitlelerin afyonudur da afyondan ilaç yapılır, insanlar iyileştirilir… 1888’de Kardeş Wilfred’in Celtic’i kurup maç hâsılatıyla Glasgow’daki İrlandalı göçmenlerin açlık ve sıtmadan ölmesini engellemesi örneğindeki gibi…

-Transfer dönemi devam ediyor şu anda. Sizce gerçekleşen transferler arasında nokta atışı denebilecek bir transfer var mıdır?

Jo da Dos Santos da heyecan veren Premier Lig patentli yıldızlar ama Lucas Neill tam anlamıyla bir nokta transfer. Millwall zamanından beri izlerim. Bir de Neill’ın Avustralya Milli Takımı’ndan hocası olan ve onu Barcelona’ya da almak isteyen Neeskens gibi bir futbol filozofu, savunma sanatı konusunda asla yanılmaz. Ajax’ta Cruyff ve Neeskens’i savunmada oynatırmış Rinus Michels, sırf savunma oyuncularının nasıl düşünüp hareket ettiklerini anlasınlar diye. Cruyff da Ajax’ta Bergkamp’ı aynı sebepten savunmada oynatmış. Zaten şu “ara transfer kumardır” lafı tam bir klişedir. Eric Cantona, Manchester United’a 1992’de ara transferde geldi, yılın oyuncusu seçildi, 25 yıl sonra Manchester’ın Kırmızı yakasının yüzünü güldürdü, şampiyonluğa taşıdı. 1990’da Ronny Rosentahl’ı kiraladı Kenny Dalglish, Liverpool’un son şampiyonluğu geldi… Geçen yıl Mustafa Denizli, Yusuf ve Ernst’i almasa Beşiktaş şampiyon olabilir miydi? Lucas Neill da tıpkı Ernst gibi tam isabet bir nokta transfer. Galatasaray, şampiyon olursa gizli kahramanı Neill olur. Tek sorun biraz asabi olması ve İrlanda kökeninden gelen fazla ateşlilikten dolayı Fenerbahçe derbisinde oyundan atılabilecek potansiyelde olması.

-Galatasaray'ın büyük bir transfer atağı var. Ama genel olarak tüm takımlara baktığımızda yabancı transferlerin tanıtılması sırasında futbolcuların ağzından bir söz eksik olmuyor. '' x takımın ne kadar büyük bir takım olduğunu biliyorum''. Bu söz ezberletilmiş bir söz müdür yoksa var mıdır böyle bir şey sizce?

Şimdi diyeceğim ki Kemal Sunal idollerimden birisidir, siz de “Ama abi ne kadar idolün var” diye çıkışacaksınız. Son 30 yılın Türk toplumunu anlatacak sosyolojik incelemeler maalesef Kenan Evrenizm denen insanlık ve Türk düşmanı darbeci zihniyet yüzünden yok çünkü YÖK denen bir Yüksek Özgürlük Katili kurum, tüm akademik çalışmalara ket vurdu. Bu yüzden Türkiye’nin son 30 yılının sosyolojik-psikolojik analizini en iyi Kemal Sunal filmleri yapıyor…

1978 tarihli “İnek Şaban” filminin senaryosunda, gelmiş geçmiş en büyük kalecilik sanatçılarından Rinat Dasayev’in de izledikten sonra kaleci olmaya karar verdiği, Sovyet sinemasının en ünlü eserlerinden “Vratar” filminden esinlenilmiştir. Başrollerinde manav çırağı Şaban ve ünlü kaleci Bülent olmak üzere iki ayrı rolde Kemal Sunal’ın yer aldığı film, Bosman kuralları devreye girmeden önce Türkiye’deki en yaygın transfer biçimi olan adam kaçırma ile başlar. Bir ülke futbolu yedisinde ne ise yetmişinde de odur misali, birkaç hafta önce formasını giydiği takımla ilgili “Damarımı kesseler takımımın renkleri akar” açıklaması yapan kaleci Bülent, rakip takım Fenerbahçe kendisini kaçırınca bir anda kırk yıllık Fenerli kesilir ama yine de daha fazla para kazanması gerektiğini ima eden açıklamalar yapar: “Damarlarımı kesseniz sarı-lacivert akar ama aldığım transfer parası çok değil. Bugün bir Mercedes fiyatına bile yetmez, idareci abilerimden anlayış bekliyorum”

Ben de o idareci ağabeylerimden anlayış bekliyorum… Demirören, o Mehmet Topuz transferi kadar bizlerin bu kulübü sevme nedenleri üzerine kafa patlatsa keşke… Çünkü bu gidişle bizim oyuncular şimdilerde İsmail Bouzid’in oynadığı Hearts’a gitseler “Küçüklükten beri kalbim Hearts için atıyordu” diyecekler…

-Yayın ihalesinin ardından sizin de radyo kadrosunda yer aldığınız Lig Tv'de bazı değişimler yaşandı. Özellikle bu değişimde Erman Toroğlu ismi ön plana çıktı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, yapılan şey bir haksızlık mıdır, yoksa bilmediğimiz şeyler mi vardır meslek ahlakı içinde gizli kalması gereken?

Ben Lig Tv kadrosunda yer almıyorum. Hiç de Lig Tv’ye çıkmadım hayatımda… Bu yüzden de ne üzgün ne de mutluyum… Bana çok uzak bir konu bu. İnanın üzerine hiç düşünmedim. Sonuçta Erman Toroğlu’nun yerine Serpil Hamdi Tüzün ya da İbrahim Altınsay’ın çıkma durumu olsa heyecanlanır, üzerine düşünürüm. Erman Toroğlu’ndan çok Stone Roses’ın yeniden bir araya gelme, Liverpool’un 20 yıl aradan sonra İngiltere birinci kademe şampiyonu olma ihtimali veya Paul McCartney’nin İstanbul’a konsere gelme ihtimali beni daha çok ilgilendiriyor… Feyyaz Uçar’la Rıdvan Dilmen çıksalar, izlerim ama cidden…

-Son günlerde Ankara'da bir şeyler oluyor ve bazı şeylere duyarsız kalamıyor artık Türkiye'deki spor kamuoyu.Tekel direnişinden bahsediyoruz. Tribünler ve taraftar oluşumları pankartlarıyla, maç öncesi yaptıkları yürüyüşlerle, Sakarya Caddesi'nde soğukta bekleyen işçilerin yanına giderek buna destek veriyorlar. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz bize?

Bu konu üzerine saatlerce konuşabilirim, kafa ütülemek istemem ama bu konu şu anda Türkiye’nin en önemli meselesidir. 12 Eylül 1980 sabahından beri bu ülkenin emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan namuslu insanlarının başına gelmeyen kalmadı! Sonunda bu da oldu… Tekel işçilerine yapılan haksızlığı, adaletsizliği kınamayan herhangi birisi “Ali bey, hakemler maçlarda vs.” demesin sakın… Bir ülkede ne kadar adalet varsa, o ülkenin sanatında, futbolunda, her şeyinde de o kadar adalet vardır…

Bilen bilir, çok fena sigara tiryakisiyim. En sevdiğim sigara da açık ara Lucky Strike’tır. Boşverin Ali Ece’yi, Humphrey Bogart filmlerinde hep Lucky içer, yaşayan en büyük rock müzisyenlerinden, punk’ın babası Iggy Pop iflah olmaz bir Lucky Strike tutkunudur. Ve o Lucky Strike’ın yanında şöyle yazar: “Türk ve diğer dünya tütünlerinden imal edilmiştir” Yani dünyanın en büyük sigara markalarından birisi aslında Türk tütünü yani Tekel işçilerinin imla etmesi gerekirken sömürgeci Amerikalılara peşkeş çekilmiş, onların pazarlamasıyla dünya markası olmuş bir tütünden imal ediliyor! Bu ülkemizin yıllardır Amerikalılar ve onların uşakları darbeciler ve yandaşları tarafından nasıl insafsızca sömürüldüğünün en acı örneğidir. Fındığın en verimli üretildiği ülke dışarından fındık alıyor… Neden çünkü o darbe düzeninde nüfusun %1’i halkın %90’ını acımasızca sömürüyor… Hele polisin hakkını arayan Tekel işçilerine biber gazı sıkması olacak iş değil… Asıl o polisler işçiler, hem de çok ağır, çok kötü şartlarda çalıştırılan işçiler… Keşke bunu farkına varsalar!

Bir gece Total Futbol’a önümüzde limonlarla çıktık. Kısaca anlattım limonun biber gazına ne kadar çözüm olduğunu… Bir de Fowler tişörtümü giydim, hani şu gol attıktan sonra açtığı “Liman işçileri grevini destekliyorum” yazan tişörtü… Elimden daha fazlası gelmiyor mu, geliyor… “Terzi Fikri” şarkısını yazdım, Dinar Bandosu her konserde çalar… Ama onun yerine ya da bizim gibi yüzlerce toplumsal varoluşsal bilince sahip müzik yapanlar yerine “Binlerce Dansöz Var” zırvalığını dinleyenlere yapabileceğim hiçbir şey yok… Hiçbir şey… Yoksa halkımızda o ışığı görsem, işi gücü bırakıp sosyal devrimci faaliyetler içine gireceğim. Daha önce girdim kimse yüzüme bakmadı ama futbol konuşurken araya kattığımda herkes dinledi, etkilendi… O yüzden ben aynen devam edeceğim futbol üzerinden…

-Peki sizce taraftarların bundan sonra izlemesi gereken rota nasıl olmalı? Bu direniş sürdüğü dönem içerisinde bu destek de sürecek çünkü. Bir yol haritası gerekli ve ''Futbol sadece futbol değildir'' anlayışına inanan kesimin yol göstermesi gerektiği bariz.

Çok haklısınız. Burada görev sizlere, bana ve bizim gibilere düşüyor… Futbol sadece futboldur diyen birine söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Aynen Chelski vs’leri tutmaya devam etsinler, onların tercihi… Ben Celtic’i tutuyorum, 1888 yılında göçmenler açlık ve sıtmadan ölmesinler diye futbol takımı kuran kardeş Wilfred’in takımını… Bu da benim tercihim…

-Spor-Sen adı altında bir sporcular sendikası kuruldu. Buna nasıl bakıyorsunuz? Şu ana kadar 7 üye kadar bir üye olduğu bilgisi geçti elimize.

Metin Kurt bu iş için hayatını verdi. Yoksa yetenek açısından zamanının Arda’sı Metin Kurt’tu… İnşallah Semih, Arda, Necip, Ceyhun Gülselam gibi gençler o mücadeleyi anlayıp içine girerler… Diğer türlü benim nasıl baktığımın ne önemi var ki?

-Maçlarda olay çıkaranlara karşı sert bir tavır takınmaya hazırlanıyor kanunlar. Ne düşünüyorsunuz bu konuda, zaten yok olmaya yüz tutmuş bir holiganizmden bu denli korkulması doğru mu geliyor size de?

Küçükken ilk kez “İsrail” adını bir Beşiktaş – Fenerbahçe maçında duymuştum. 1983 yılıydı, darbe düzeni tüm şiddetiyle devam ediyordu. 5 yaşımdaydım. Bir taraftar sahaya girmiş, polisler de o taraftara Allah ne verdiyse copla girişmişler, abinin ağzı yüzü kan içinde kalmıştı. Bir anda Beşiktaşlısı, Fenerbahçelisi tüm taraftarlar ayağa kalkıp “Burası Türkiye, İsrail değil!” diye bağırmaya başladılar… Amcama sordum “Ne demek istiyolar?” diye… “Kenan Evren’e bağıramıyoruz, polise kızıyoruz tıpkı Kenan’a küfür edemeyip Zeki Müren’e ‘paşa’ dediğimiz gibi” demişti. Yıllar geçtikçe ne demek istediğini çok iyi anladım. Aradan 27 yıl geçmiş, değişen ne kadar az şey var… Hem halkın büyük kısmını sosyal sigortasız işlerde sadakadan beter maaşlara çalıştıracaksınız, hem de sonra kendisini “en büyük” hissettiği tek yer olan statta da döveceksiniz! Bana kalkıp bağırmak düşüyor avazım çıktığınca: “Burası Türkiye, İsrail değil!”

Şundan çok nefret ediyorum yalnız, onu da belirtmem gerek: 100 kilo fazlası olan, Bilica’yı Rumen sanan yorumcular kalkıp “Efendim bu İngiltere’de yok, Premier Lig’de farklı” falan diye saçmalıyorlar ya kan beynine sıçrıyor… Ligini 1992’den beri izlediğim “İngiltere’de Mehmet Ali Ağca gibi insanlık düşmanları hapisten çıkınca alkışlanmıyor, Uğur Mumcu gibiler sokak ortasında öldürülmüyor” demek istiyorum ama aralarında Kırmızı Bülten’le, Interpol tarafından aranan bir mafyayı 100 yıllık anlı şanlı kulübün antetli kağıdıyla yurt dışına kaçıranlar var! Holiganizm mi dediniz? Asıl holigan onlar işte!

-Blog dünyasında spor yazarı olabilmek için çırpınan insanlar olduğunu hepimiz görüyoruz. Var mı tavsiyeleriniz, öğüt vermek istediğiniz konular?

Kendiniz olun, kendiniz kalın; hemen başlayın… Dostoyevski ilk kez yazdıklarını yayınladığında kimsenin okumadığını unutmayın, sonra başına gelenlerden ilham alın! Kimseden öğüt değil, herkesten ilham alın. Ayrıca mühim olan birinden neyi aldığınız değil, o aldığınızı nereye götürdüğünüz!

Değerli vaktinizi bize ayırdığınız ve sorularımızı içtenikle cevaplandırdığınız için tekrar teşekkür ediyoruz.

Ne demek, blogcuların %99’u gibi sizler de benim kardeşlerim, Türk futbol basınının düzelmesi sürecindeki en büyük umut kaynağımsınız. Başımın üstünde yeriniz var…

Söyleşiyi gerçekleştiren; Sahanın Ardındakiler Blog ekibi adına, Gökhan Sezer.

2 yorum:

Oguzhan dedi ki...

Iyi is cikardin Gokhan. Tebrikler, devamini bekleriz.

2 Şubat 2010 09:07
ArenaFutbol dedi ki...

EN IYI BLOG YARIŞMASI BAŞVURULARI BAŞLADI

ArenaFutbol ekibi olarak genç yazarlar ve bunlara olanak sağlayan Futbol bloglarına çok önem veriyoruz. Farklı fikirler, değinilmemiş noktalar bu bloglar sayesinde ortaya çıkıyor. Bazen komik bir resim, bazen bir maç analizi, bazende bir transfer haberi bizi gazetelerden alıkoyup blog okumaya yöneltiyor.
Bizde bu çok değerli blogların arasından en değerlileri, en özgünlerini ve en iyilerini bulmak ve yaymak istiyoruz. Bu uğurda "EN İYİ FUTBOL BLOGU" yarışmasını düzenliyoruz.

Yarışmanın kayıtları başlamıştır. Aşağıdaki başvuru formunu doldurun ve aday olmaya hak kazanın

http://forum.arenafutbol.org/blog-dunyas-f149/en-yi-blog-yarmas-bavurular-t13226.htm

2 Şubat 2010 16:12

Bu blogun sahibi kim?

Bu blogun sahibi sizsiniz, bu blogun sahibi tribünlerdir.



Bu blogda yazanlar ve bu blogu yönetenler sadece sizlerin, yani gündemini belirlediğiniz tribünlerin haberlerini ve hallerini, değerlendirmelerini yapan kalemlerdir, bunun yanında spor haberleri dünyasından taraftarın ilgisini çekebilecek ''içi boş olmayan'' haberleri yakalar.. kopyalamaz, içeriğini değiştirmeden tribünlerin ilgisini çekebilecek hale getirir.