Siz, futbol oyununun bir spor olduğuna inananlar... Siz, karşınızda güçlü bir rakip varsa ve eşit koşullarda yarışılırsa oyunun anlam ve değer kazanacağını düşünenler... Siz, maçlara takımınızla özdeşleşmek, rakibinize saygı duymak ve futbol gösterisi izlemek için gidenler... Siz, ülkenin bütün sporseverleri... Birleşiniz!

25 Mart 2010 Perşembe

'Geçmem bir daha Kadıköy'den'

ezginin günlüğü'nün yeni çıkan son albümünü dinlediniz mi? ilk şarkının ismi "kadıköy" ve nakaratında şöyle diyor: "geçmem bir daha kadıköy'den". güzel şarkı, geçen cumartesi akşamı oynanan fener-antep maçına giderken de kulağımdaydı. ama maçtan sonra biraz "kahinin laneti" gibi oldu bu şarkı. futbolla bu maçta tanışan birisi, değil stada uğramak, değil kadıköy'den geçmek, bir daha istanbul'a ayak basmaz. kadıköy kadıköy olalı böyle zulmü az görmüştür. "he he, ben de oradaydım" deyip hava basmamı sağlayan çok maç seyrettim tribünde. ömrü hayatımda gördüğüm pozisyonsuz tek maç olarak fener-antep maçı da dahil artık onlara. emeği geçenlere teşekkürü borç bilip...

hayır, kendime üzüldüğüm yok. sonuçta kötü futbola iyi kötü bir bağışıklığımız var ama tam da önümde 10 yaşlarında, babasıyla maçı seyreden çocuğun istikbali mevzubahis. tezahüratlar sayesinde biraz neşelendi ama "fener" diye bağırırken kolunu sallayışında bile "yeteeer, bitsin de gidelim" diyordu çocuk.

fakat neyse ki güiza var. "futbol zıtlıklar oyunudur" türü tumturaklı bir laf etmek isteyenlere güzel malzeme verdi. böyle bir maçta böyle jeneriklik bir gol... eğer bir derbi maçı, son dakika golü gibi istisnai bir durum yoksa attığı golden sonra aşırı sevinen ve kendinden geçen futbolcunun bu hali "gol attığına kendi de inanamıyor" şeklinde yorumlanır. güiza'nın golünden sonra taraftarın durumu da biraz böyleydi. inanamadılar, inanamadıkça sevindiler. solumuzdaki (galiba biraz! içkili) vatandaşın, gol sevincini bizim arkadaşın sırtında yaşamaya kalkması benim algımı biraz etkilemiş olabilir ama tribünlerde de böylesi bir sevinç söz konusuydu.

taraftar şaşırdığı kadar şaşırtıyor da. biraz yönetimin dahli var gibi geliyor ama durup durup "bilica" diye bağırıyorlar. antalya maçından sonra antep maçında da olumsuz bir tezahürata karşı ön alıyor gibiler. bilmeyenler için söyleyeyim, bilica "ıslıklanacak müstakbel futbolcular" sıralamasında açık ara birinci sırada. tabii hali hazırda "homurdanma manyağı" yapılan selçuk şahin ve deniz barış'ı saymıyorum.

fener taraftarı bir de tribünleri doldurarak şaşırtmaya devam ediyor. iki hafta önceki antalya maçı öncesinde yaptığım "tribünler dolmaz" tahminim o zaman da boşa çıkmıştı. keza aynı yanılgım, olimpiyat stadı'ndaki ibb maçı için de geçerlidir. antep maçında da özellikle kale arkaları neredeyse doluydu. yorumcular şampiyonluk için fener takımından ümidini kesmişken, "aziz yıldırım takıma küstü" haberleri ortalığı kaplamışken taraftarın bu metaneti göstermesi şaşırtıcı olduğu kadar sevindirici de. yıllardır iki kaybedilen maç sonrasında tribünden kaçan seyircileri gösterip "bunlar başarıya aşık, futbolu sevmedikleri kesin de takımlarını da sevmiyorlar" demiyor muyduk? ama yine de bir şerhi düşmeye devam edeceğim: kombinesi olanlar ayrı tabii, ama özellikle yol tarafındaki kale arkasını dolduranlar, önceki maçtakilerle aynı kişiler olmayabilir. bilet fiyatlarının pahalılığı yüzünden o kadar uzun süre ayrı kaldı ki birçok fenerli takımından, bu hasret daha birkaç maç kaldırabilir. "numaralı"daki (namı diğer fenerium) ve bütün kombinelerinin satıldığı söylenen maraton tribünündeki boşluklar bu fikrimin kanıtı sayılabilir.

numaralı deyince... eski alışkanlıktan mı yoksa hece sayısının uygunluğundan mı bilemiyorum ama seyircinin "numaralı" tribünü ismiyle çağırmaya devam etmesi hoştu: "ayağa ayağa, numaralı ayağa". kuşkusuz diğer sponsorlar yanında kulüplerin kendi markalarına bir hoşgörü gösterebiliriz sporun endüstrileşmesinden cildi kaşınanlar olarak. dolayısıyla "fenerium" diye bağırsa tribünler çok da itiraz etmezdim belki ama "numaralı ayağa' da yılların tezahüratıdır. bir çırpıda köşeye atılmaması sevindiriyor insanı. bu biraz da şunun gibidir: evet, yeni stad çok güzel. konfor, rahatlık, kapasitenin artması vs. hepsi çok güzel. eskinin o lebeleb, keşmekeş, sabahın köründe sıraya girip staddan çıkana kadar tuvalete bile gidemediğin tribünler geri gelsin demiyorum elbette. ama insanın çocukluk, gençlik mekanlarının moloza dönüşmesi, öyle karşısına geçilip göbek atılacak bir şey değildir.

çok teşekkür ederim, sağolun, allah razı olsun, allah ne muradınız varsa versin, sağolun
bu köşede beşiktaş yönetiminin digitürk'e aşkından sıklıkla bahis açmıştım. digitürk'ün yüksek fiyattan aldığı ihale sonrasında transferde daha rahat para batırabileceklerini düşündüklerinden olsa gerek, ağasından bayramlık almış köylü gibi teşekkürlerin, sağolasınların sonu gelmiyordu. şimdi bir zahmet, beşiktaş takımına pazartesi cuma maç oynatanlara bir teşekkürü de çok görmesinler. lig tv yöneticisi şansal büyüka kendisi söylemişti: rating kaygısı nedeniyle maçların gündüz oynanmasından yana değiller. ve hali hazırda maçlar cumadan pazartesiye dört geceye yayılmış durumda. beşiktaş'tan sonra bursaspor da bu hafta itibariyle pazartesi cuma trafiğinin mağduru konumunda. ey taraftar, yüklenmeyi pek sevdiğiniz hakemleri bir zahmet bir seferlik es geçin ve düşünün: digitürk ligin gidişatına nasıl etki ediyor?

ben sana şampiyon olamazsın demedim...
bursa, "bu sene o sene" şiarıyla şampiyon olacağına inandırmaya çalışıyor kendisini. ki "sürat"le örgütledikleri futbollarıyla hiç de uzak durmuyorlar bu "inanılmaz"a. "bu sene o sene" sloganının kendisi bile örneğin sivas'ın geçen seneki halinden daha "farklı" ve köklü durduklarının göstergesi. ama önümüzdeki haftalar boyunca yeni yetme muamelesi görüp ne yapıp ne yapmamaları gerektiğine dair bolca akıl alacaklardır futbol allamelerinden: oyunu şöyle tutun, golü şöyle kutlayın, maçtan sonra şöyle sevinin de böyle sevinmeyin vs. diyarbakırspor'a olan özür borçlarını hatırlatanlara ise kulak asacaklarını sanmam. "başarının sürdürülebilirliği", şampiyonluk heyecanı içinde erken bir tartışma başlığı olarak görülebilir. öncesindeki halleriyle, şampiyonluk sonrasında farklı bir "büyük" olacaklarının işaretini pek vermiyorlar. ama en son bursaspor yönetimininin diyarbakırspor'a yaptığı "maçlarınızı bursa'da oynayın" çağrısını es geçmeyelim. devamı geldiği takdirde ferahlık ve farklılık yaratacaktır. bursa'nın şampiyonluğunun ise, en azından saha içinde nefes açıcı etkide bulunacağı ve futbolumuza bir ferahlık getireceği açık. aynen ozan ipek'in bu hafta attığı o güzelim röveşata golü gibi.

canaydın, kocaman ve sağlam
allah hepsinin gecinden versin; ardından söylenenleri "kör ölür, badem gözlü olur" lafzında değerlendiremeyeceğimiz ender insanlardan biriydi özhan canaydın futbol camiası içinde. takdir ve taltifler sağlığında da eksik değildi. hak etmiyordu demeyeceğim. ama sporda, özellikle de futbolda "düzgün insan" azlığının boyutuna güzel bir örnek canaydın. ikisine de uzun ömürler dilerim, aykut kocaman ya da ertuğrul sağlam gibi. bu daha uzun bir yazı konusu aslında ama taraftarlık halleri "doğruluk" kavramını da dumura uğratıyor zihinlerde. bunun doğal sonucu olarak "doğruluk", yüzeysel jestlerin sığ sularında hapsolan bir kavrama dönüşüyor. ve aynı zamanda "kişileri, içinde bulundukları ortamdan bağımsız değerlendiremezsiniz" tezinin sağlamasını yapıyor. birçok yanlışın içinde olan, hatta doğru dürüst kriterlere vurduğunuzda vasatı bulamayacak insanlar, ortamın pis ya da benzerlerinin yanlış kere yanlış olmasından olsa gerek püripak görünüyorlar çoğunluğun gözüne. ama benzer bir durum -elbet çok, ama çok daha düşük bir düzeyde- siyasette de söz konusu değil mi?

kötü futbol, çirkin yöneticiler, ırkçılık vs. ama yazı başladığı gibi bitsin. şarkıdaki nakarat "geçmem bir daha kadıköy’den" demiyor sadece. şairin affına sığınırım, bir topun peşine bizi neyin yuvarladığını da anlatıyor biraz: "yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım."

(bu yazı http://www.haberveriyorum.net/ sitesinde "tribün halleri" başlıklı köşede de yayımlandı.)

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Güzel yazı yalnız fotograftaki resim beşiktaştaki iskele.:)

21 Nisan 2010 20:08
ahmet bertuğ dedi ki...

doğru. internetteki birçok sitenin yaptığı hataya biz de düşmüşüz. sağ üstteki minareden uyanmalıymışız aslında ama bazen biz de pozisyonu süzemeyebiliyoruz. gerçi bu haliyle başlıkla çok uyumsuz olmamış. "beşiktaş'ta kalın, kadıköy'e geçmeyin demek istemiştik" desek kendini yere atan futbolcu muamelesi görmeyiz umarım. :)

25 Nisan 2010 13:35
Adsız dedi ki...

Webmaster cok tesekkurler...

Selamlar Neslihan

23 Kasım 2010 10:49

Bu blogun sahibi kim?

Bu blogun sahibi sizsiniz, bu blogun sahibi tribünlerdir.



Bu blogda yazanlar ve bu blogu yönetenler sadece sizlerin, yani gündemini belirlediğiniz tribünlerin haberlerini ve hallerini, değerlendirmelerini yapan kalemlerdir, bunun yanında spor haberleri dünyasından taraftarın ilgisini çekebilecek ''içi boş olmayan'' haberleri yakalar.. kopyalamaz, içeriğini değiştirmeden tribünlerin ilgisini çekebilecek hale getirir.