Siz, futbol oyununun bir spor olduğuna inananlar... Siz, karşınızda güçlü bir rakip varsa ve eşit koşullarda yarışılırsa oyunun anlam ve değer kazanacağını düşünenler... Siz, maçlara takımınızla özdeşleşmek, rakibinize saygı duymak ve futbol gösterisi izlemek için gidenler... Siz, ülkenin bütün sporseverleri... Birleşiniz!

14 Nisan 2010 Çarşamba

eski açık, sen her zaman kusursuz düşündürdün beni

inönü stadı'nda en ucuz biletler eski açık tribünü için kesiliyor. deniz manzaralı stadın denize arkasını dönmüş tek tribünü için makul bir iskonto denebilir. ama karşıdan bakarsanız, vandallığın çelik dişli dev temsilcilerinin ortasında, denize saygıyı temel düstur bellemiş ihtiyar bir beyefendi gibi görgülü, mağrur, yorgun.


yeni stad projesini, kontrole girmiş bir tanıdığımızın tomografi sonuçları gibi bize beklettiren bu emektar tribünü bu hafta karşımıza aldık. cumartesi oynanan beşiktaş-trabzonspor maçında davetli olduğumuz kapalı locasındaydık. maçı daha güzel bir açıdan ve oturarak -işte bu gerçekten bulunmaz lüks- seyretmek dışında eski açıktan fazla bir farkı yok locanın. o kadar para herhalde avamla araya konulan duvar için ödeniyor. zaten locaların önemli bir kısmı, sponsorluk antlaşmalarının bir parçası olarak şirketlere veriliyor.

oyun durduğunda boğaz'ı seyretmek gerçekten keyifli. ama kapalı locasının bundan daha büyük bir dezavantajı var: çarşı'yı seyredememek. daha önce bunu dile getiren oldu mu bilmem ama beşiktaş kapalısı'nın tüm tribünlerden herkesçe kabul edilen farkını biraz da burada mı aramalıyız: şarkılarını denize karşı söylüyorlar. engin bir esin kaynağı...

devre arasında ortalıkta fır dönen reklamları seyretmek ise göz yorucu. tv karşısındaysanız kanal değiştiriyorsunuz, en azından sesini kısıyorsunuz vs. ama stadda denizi seyretseniz bile çapak gibi gözünüze batıyorlar. hoplayıp duran çorba, modem, terlik adamlarla panayır alanına dönüyor sahanın kenarı. bisiklete binmiş samuraylar gibi sahanın etrafında turlayanlar ise ayrı.

hitit savaş arabasının minyatürüne benzeyen bu bisikletlerden polis de üç tane almış... devre arasında bahçeye salınmış çocuklar gibi sürekli döndüler sahanın etrafında. üstlerinde hiç bayrak, flama filan olmayınca, "sanırım sırayla tur atıyorlar" dedim ama değil. önlerinde küçücük bir türk bayrağı öyle dönüp durdular reklam niyetine. çocukları "ben de binicem" diye ağlatmak dışında neye yarar, bu nasıl bir halkla ilişkiler faaliyetidir anlamış değilim. ama ben zaten emniyet teşkilatının yaptığı bu kadar reklam neyin ihtiyacıdır, ne satıyorlar, onu hiç anlamış değilim...

çarşı'dan kontratak
çarşı, taktiksel açıdan maça mustafa denizli'den daha iyi hazırlanmıştı. trabzonspor'un 61. dakika şovunu, aynı anda devreye soktukları patlayıcı bir kontratakla boşa çıkardılar. maç öncesi ise birbirleriyle pek uğraşmadı iki tribün. hatta trabzonsporluların "ay, ayol..."lu bursaspor karşıtı tezahüratı alkış aldı siyah-beyazlılardan. ama eski açık'ta maç esnasında açılan "ts kalene gol atma, uzungöl'e hes yapma" pankartının trabzonsporlular tarafından tepki görmesi en hafif tabirle ayıptı. polis ise sanki yeni bir doğum günü hediyesi alacakmış gibi heves ve iştahla hemen pankartı açanların dibinde bitiverdi. ve 165. yıldönümü kutlamaları yine yeniden başladı (http://www.afilifilintalar.com/index.php/filintanin-not-defteri-madde-49-halkin-takimi-ve-benim-gomlek).

maçın sonu ise gergin geçti beşiktaşlılar için. zaten şampiyonluğun gitti gidecek olmasının da etkisiyle düğümlenen nefesler maç boyu pek açılmamıştı ama son on dakika iyice düştüler. bu tip durumlarda sinirler de düğümlenir, birçok kişi dokunsan patlayacak hale gelir. nitekim kapalı üstte iki dakika sürmeyen bir kavga yaşandı. neyse ki polis ya da güvenlik görevlileri yetişemeden kavga bitti de iş bir meydan muharebesi boyutuna taşınmadı.
maç dönüşü 0-0'lık sonuçtan moralsiz ama sanki bu neticeyi biraz da bekliyor olmanın az kızgınlığıyla staddan ayrılan beşiktaşlılardan birisi ibrahim üzülmez'e ve onun 33 yaşına saydırıyordu önümde yürürken. o kişiyi durdurup "deli 7 yıl önce de 40'ında gösteriyordu, yaşını yanlış tahmin ettin diye seni suçlayamam ama o daha 36 yaşında" demedim. şunu ise demek isterdim kollarından tutup sarsarak: "ibrahim üzülmez de bir gün futbolu bırakacak. düşünebiliyor musun, bir gün gerçekten bırakacak. o gün ne hissedeceğini sanıyorsun?"

tribün kardeşliği
futbolculara tepki tribünlerin vazgeçilmez teranesi. bu tepkinin dört halini ise şöyle özetleyebiliriz: 1- homurtu; homurdanan taraftar 3 ila 5 santigrad derece ısındığında ıslık. 2- ıslıklayan taraftar 5 ila 10 santigrad derece ısındığında pankart ve yeni beste 3- taraftar buz kestiğinde rakip takımın alkışlanması. 4- tahta. (tabii bunların kitlesel ölçekte geçerli olduğunu belirteyim. yoksa bireysel bazda küfür, tükürük, dayak gibi çok çeşitli bir yelpaze söz konusu...)

ligin 29. dilimi, bir tribün kardeşliği haftası olarak da kayıtlara düşülebilir. ve bu kardeşliğin 3. maddeden münezzeh olduğunun altını çizelim. beşiktaş ile trabzonspor taraftarlarının maç öncesi anti-bursa kardeşliği bir kibrit alevi gibi yanıp sönse de galatasaray ve diyarbakırspor dostluğunun köklü olduğunu biliyoruz. diyarbakırspor'un bir devlet takımı olarak tanzim edilmeye çalışılması, birçok diyarbakırlı için galatasaray'ı birinci takım haline getirmişti. sami yen'de açılan pankartlar, biraz da bu ilgiye kayıtsız kalmamanın neticesi. ama diyarbakırspor tribünü ile cimbomlular'ın karşılıklı sarı-kırmızı çekmeleri, bilemiyorum ama tribün raconuna biraz ters değil mi? en kamil taraftar grubu olarak bildiğimiz gençlerbirliklilerin, bursaspor'u alkışlayan yüce gönüllülükleri ise sürpriz değil.

galatasaray tribünlerinin bir kısmı ise kendi futbolcularına gösterdiği hoyrat tepki ile haftanın tahta ödülünü haketti. başarısızlığın faturasının "ruhsuz" diye bellenen futbolculara kesilmesi, yer yer haklı bir tepki gibi görülebilir. ama ancak, kulübün tonla parasını döküp piyango bileti alır gibi futbolcu alan, sonra da o futbolculardan oluşan takımı yönetmeyi beceremeyenlerden hesap sorduktan sonra. aslında eskinin "milyonluk eşekler"i hatırlandığında "endüstriyel futbol filan hikaye yıllardır değişen bir şey yok" denebilir. o zamanlar mamaladıkları amigolar vasıtasıyla tribünleri böyle bağırtanlar genelde yöneticilerdi. kah taraftar tepkisini kendilerinden uzaklaştırmak için kah istemedikleri futbolcuyu hedef haline getirmek için... şimdi kimsenin günahını almayayım ama arda'ya "ruhsuzluk" üzerinden tepki koymak için de kişinin ancak tahtadan feyz almış olması gerekir.


bisküvi süte karşı
bu hafta tribünde mesaiye kaldık, pazar günü akatlar'da beşiktaş-fenerbahçe basket maçındaydık. ya da çizi ile içim'in maçı mı demeliyim? hadi cola turka ile ülker reklamdan sayılmaz, takım ismi oldular diyelim. diyelim de beşiktaş ile fenerbahçe'yi attık bunlar tek başlarına mı takım ismi oldu? allah için küçük de olsa ne forma ne şortta bir beşiktaş bir fenerbahçe yazısı olmaz mı... ufak bir arma dışında hiçbir şey yok. zaten misafir takımın koyu gri-fosfor yeşili formasının fenerbahçe'yle alakasını kurmak da ayrı bir zorluk.

10 tl'den satılan biletlerle koltukların neredeyse yarısının boş kaldığı "derbi" maçı beşiktaş 83-68 kazandı. baskın bir oyunla gelen fener galibiyeti, akşamdan kalan kederlerini dağıtmıştır maça gelen taraftarın. ama pascal nouma'nın gelişiyle maç öncesinde de neşelerini bulmuşlardı. maçtan fırsat buldukça da bünyamin gezer'in kulaklarını çınlattı beşiktaşlılar, bir nouma'ya üçlük çektirdiler. polis teşkilatı ise halkla ilişkiler konusunda nouma'dan danışmanlık hizmeti alabilir diye düşünüyorum. adamın tribünden çocuklarla muhabbeti, sanki dün mahallede okey çevirmişler gibiydi...

* başlık, melih cevdet'in "bolluk" şiirindeki bir dizesinden uyarlama. aslı şöyle: "deniz, sen her zaman kusursuz düşündürdün beni"

0 yorum:

Bu blogun sahibi kim?

Bu blogun sahibi sizsiniz, bu blogun sahibi tribünlerdir.



Bu blogda yazanlar ve bu blogu yönetenler sadece sizlerin, yani gündemini belirlediğiniz tribünlerin haberlerini ve hallerini, değerlendirmelerini yapan kalemlerdir, bunun yanında spor haberleri dünyasından taraftarın ilgisini çekebilecek ''içi boş olmayan'' haberleri yakalar.. kopyalamaz, içeriğini değiştirmeden tribünlerin ilgisini çekebilecek hale getirir.