Siz, futbol oyununun bir spor olduğuna inananlar... Siz, karşınızda güçlü bir rakip varsa ve eşit koşullarda yarışılırsa oyunun anlam ve değer kazanacağını düşünenler... Siz, maçlara takımınızla özdeşleşmek, rakibinize saygı duymak ve futbol gösterisi izlemek için gidenler... Siz, ülkenin bütün sporseverleri... Birleşiniz!

1 Nisan 2010 Perşembe

GS-FB maçından Bursa'ya tribün halleri

pazar akşamı oynanan galatasaray-fenerbahçe derbisindeki futbolun mahalle maçı düzeyinde olduğuna itiraz eden pek yok. zaten merhum özhan canaydın'ın pencereden çocukları izleyen ebeveyn bakışları altında, aynı mahallenin çocukları gibiydi fenerli ve galatasaraylı oyuncular. hatta maçın başı itibariyle taraftarlar bile, yani canaydın'ın bakışları hala üstlerindeyken... ilk derbi maçta eski düşmanlığa dönülecektir kuşkusuz ama hazır canaydın figürü kitleler üzerinde böyle bir ehlileştirici etki yaratmışken, yakalanan bu fırsatın heba edilmemesi gerekmez mi? önerim, her maç öncesinde yapılan istiklal marşı seremonisinin yerine özhan canaydın'a -ama mutlaka resminin olduğu büyük bir pankart eşliğinde- bir dakikalık saygı duruşu yapılması. fantastik bir öneri mi? olabilir; ama kimse bugünkünden daha saçma diyemez. mevcut bünye bu kadar centilmenliği kaldırmaz, bir süre sonra olan canaydın'ın hatırasına olur derseniz, buna çok itiraz edemem...

fenerbahçe, mahalledeki iri çocuk rolünde galatasaray'ın belalısı olmaya devam ediyor. volkan'ın kalçayla yaptığı ve çok tepki çeken istopu da biraz bu minval bir "az akıl, iri bünye" böbürlenmesi. kendisi gibi sevimsiz bir eylemde bulunduğu açık. ama tam da mahalle maçında yaptığımız çocukluklara benzemiyor mu? mesela yere kadar eğilip boş kaleye kafayla gol atmamız gibi... çocuk aklı işte, saygıyı ancak büyüklere gösterilen bir yük bellemiş. ne volkan'ı ne ayıbını bir nebze olsun şirin göstermek gibi bir çabam yok tabii, zaten istesem de yapamam ama belözoğlu'nun eli ayağı asla durmayan dalaşmaları, baros'un "f... off"lu itirazları, keita'nın sürekli yerde teatral performans sergilemesi, hatta kahveci'ninki misal, önüne çıkanı bıçaklayacakmış hissi veren gol sevinçleri gözümün önüne geldiğinde bana daha itici, daha ayıp gelmiyor volkan'ın yaptığı.

cimbomlular alınmasın ama fener golü attıktan sonra ümitsizliğe kapılıp maçı bırakmaları, onlarla dalga geçmek için kullanılan "öğrenilmiş çaresizlik" geyiğine malzeme verir gibiydi: ilk pes eden tribünler oldu. fener taraftarının güiza ile nefretten aşka dönen ilişkisi ise bir tür obsesyona doğru evriliyor. selçuk'un golünden sonra "güiza" diye bağırdılar yine. alakalı alakasız "güiza" diye bağırıyorlar. anlayamıyorum.

futbolcu dediğin rakiple mücadele eder, topla değil
rijkaard mahallenin değil de daha çok köyün, kendi gelmeden tevatürü yürümüş hocafendisi gibiydi ilk zamanlar. şeyhlik mertebesine çıkarılmış, tükürüğünden şifa beklenmişti. keramet gerçekleştiremeyince ahaliden meczup muamelesi görmeye başladı bile. taşla kovalamazlarsa iyidir. sezon başında gs camiasına hakim olan "bu sene pek bir şey beklemiyoruz kendisinden. önemli olan uzun vadede yapacakları" hali ne zaman terk edildi, ben kaçırdım. eh, bu civarda işlerin böyle dönmesine alışığız. ama maç sonrası yaptığı açıklama, peygamber olmasa da biraz bilgelik tozu yuttuğunu gösterdi. servet'in "yeterince mücadele etmedik'" demecine "servet kendine baksın. mücadele yetmez, biraz da beynimizi kullanmalı, kalitemizi göstermeliyiz" cevabı yüreğimin yağını eritmiştir. "kötü oynayabilirsin, ama kötü mücadele edemezsin" düsturu kaç zamandır yeteneksizliğe alan açıyordu. maharet kıtlığının kıt çalışmayla doğru orantısını bilmesem, "hadi koşun bakalım, biz tribünde mel mel bakarız iki metreden veremediğiniz paslara, abuk sabuk ortalarınıza" diyeceğim. topçular da zaten çok profesyonel; "her antrenmandan sonra bi yarım saat şu topla mücadele edeyim de ayağımın ayarını biraz düzelteyim" diyen yok. haliyle, taraftar ruhuna güzel hitap eden "mücadele" gazı da güzel oyunun çanına ot tıkamaya devam ediyor.


"seni hiç sevmedim sütoğlan. babanı da sevmezdim"

hayır, koşmak yetiyorsa futbolcu olmaya, bu belediye başkanlarının oğullarını takımlarda istihdam etsinler. normalde yöneticiler yaşlı başlı göbekli adamlar, onlar olmaz. ama bu çocuklar genç daha, koşarlar. biliyorsunuz, bunların duayeni, allem etmiş kallem etmiş oğlunu ankaragücü'nün başına getirmeyi becermiş melih gökçek'tir. oğlu ahmet gökçek kaç zamandır futbol dünyamızda demeç güzeli olarak yer etmiş bulunuyor... artık kadir topbaş mı yolladı yoksa aziz yıldırım mı rica etti bilmiyorum ama istanbul büyükşehir belediye başkanı'nın oğlu hüseyin ersan topbaş da altyapıdan sorumlu yönetici olarak fenerbahçe spor kulübü'nün yönetim kurulunda. belediyeci ya...

son bomba transfer ise emir sarıgül... kendisi mustafa sarıgül kontenjanından önce adnan polat'ın listesine, sonra da gs yönetimine girmiş. gerçi çok itiraz edilecek bir durum yok ortada. spor kulübü yöneticiliğinin apartman idareciliğinden daha kolay bir iş olduğunu anlamış bulunuyoruz mevcut yöneticiler sayesinde.


olimpiyat yeşil, şimşek kırmızı, dostluk alkara
haftanın göze batan taraftar performanslarının ikisi deplasman sıfatıyla istanbul'da, biri ise ev sahibi olmanın hakkını vererek ankara'daydı. olimpiyat stadı'nı üstelik bir cuma akşamı fazlasıyla şenlendiren bursaspor taraftarı ile inönü'de hasret kaldığımız bir deplasman performansı sergileyen eskişehirspor taraftarı marka değerine ne katkı yaptı bilemem ama bizim gözümüzü gönlümüzü açtılar. gençlerbirliği taraftarının diyarbakırsporlularla olan dost muhabbetinin ferahlığı ise "marka değeri" lakırdılarının çapına sığmayacak kadar engin.
rakip ibb olduğunda olimpiyat stadı'na gelen misafir takımlar ev sahibi olarak algılanıyorlar (bkz son diyarbakırspor maçı). bursa'nın 25-30 bin kişilik istanbul çıkarmasının bir deplasman seferi olduğunun altını çizelim. akından şen dönemediler ama maraton tribünündeki görüntüleri heybetliydi.

son zamanlarda derbi maçlar dışında beşiktaş taraftarını dönüp kendisine baktıran tek topluluk "kırmızı şimşekler" oldu (inönü stadı'nın mülki idare kararlarıyla bursasporlulara yasak olduğunu da hatırlatalım). geçen cumartesi akşamı inönü'de oynanan beşiktaş-eskişehirspor maçındaki organizasyonları, sahadaki renkdaşlarının önündeydi. deplasman takım taraftarına ayrılan dar alanda kemik taraftar topluluğuyla tribün şov yapmak nispeten kolaydır ama dikeyden ikiye bölünüp yaptıkları karşılıklı "kırmızı" ve "şimşekler" tezahüratı ne çarşı'yı ne de aynı mekanda benzer şovlar sergileyen fener ve gs taraftarını arattı. hatta yer yer onların üstüne çıktılar. taraftar performansı, özellikle deplasmanda sahadaki takımın başarısıyla doğru orantılıdır, dolayısıyla 0-2 öne geçmelerinin bu coşkuda önemli pay sahibi olduğunu da belirtmeli. nitekim maç 3-2 ile beşiktaş'a dönerken onlar da ritimlerini kaybettiler.


"gazeteyi tuvalet kağıdına çevirdi bunlar"

2-1'lik istanbul belediye mağlubiyeti, ihtiyaç duyduğu sükuneti sağlayabilir bursaspor takımına. hafıza kaybı yanında konsantrasyon bozukluğu yaşadığını da gördüğümüz yaygın spor medyası, beşiktaş-es es, galatasaray-fener derken iki günde unutuverdi bursaspor'u. halen bir boy farkla liderler. anadolu takımlarının taraftarları pek yakınır, "ulusal medyada bize az yer veriliyor" diye. gereksiz bir şikayet. örneğin, ivankov'a "b.. çuvalı", sağlam'a "korkak, hoca değil, takımı şamar oğlanına çevirdi" denmesini arzu etmezler herhalde... (örnekler, taze taze son fener mağlubiyetinden sonra gs'li yazarların rijkaard ve oyuncular hakkındaki yorumlarından uyarlanmıştır.)


(bu yazı http://www.haberveriyorum.net/ sitesinde "tribün halleri" başlıklı köşede de yayımlandı.)

0 yorum:

Bu blogun sahibi kim?

Bu blogun sahibi sizsiniz, bu blogun sahibi tribünlerdir.



Bu blogda yazanlar ve bu blogu yönetenler sadece sizlerin, yani gündemini belirlediğiniz tribünlerin haberlerini ve hallerini, değerlendirmelerini yapan kalemlerdir, bunun yanında spor haberleri dünyasından taraftarın ilgisini çekebilecek ''içi boş olmayan'' haberleri yakalar.. kopyalamaz, içeriğini değiştirmeden tribünlerin ilgisini çekebilecek hale getirir.