Siz, futbol oyununun bir spor olduğuna inananlar... Siz, karşınızda güçlü bir rakip varsa ve eşit koşullarda yarışılırsa oyunun anlam ve değer kazanacağını düşünenler... Siz, maçlara takımınızla özdeşleşmek, rakibinize saygı duymak ve futbol gösterisi izlemek için gidenler... Siz, ülkenin bütün sporseverleri... Birleşiniz!

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Fener tribününden ligin son maçı

maç boyu minik parmağıyla omzuma dokunup durdu. babasının oturttuğu demirin üstünde bir yandan maçı seyrederken bir yandan 4-5 yaşın zihin dağınıklığıyla etrafında olanlardan sıkıldıkça beni çağırdı. "oyun"un başında daha dikkati dağılmamışken yaptığı "inşallah gol olur. inşallah gol olur" tezahüratına eşlik ettim, sonra da güiza'nın golünde dönüp çak yaptım ya; arkadaşı seçti beni. omzuma dokundukça maçın heyecanı içinde dönüp gülümsemekten gayrı bir ilişki kuramadım aslında. her şeyi bırakıp beş sıra arkaya giderek onunla oynamak vardı ama o kadar tekamül etmiş değilim henüz. hem topumuz da yoktu.

"takımdan ayrı düz koşu" isimli derleme kitapta yer alan "neden gençlerli oldum" başlıklı makalesinde tanıl bora "taraftarı kemale erdiren trajedilerdir" der. "şampiyonluklarda, zaferlerde, galibiyetlerde taraftarlığın nimeti vardır. külfet: mağlubiyetler, rezaletler, küme düşme endişesi..." diye devam eder. odağında gençlerbirliği taraftarı olmanın yer aldığı bu satırlar memleket futbolunun "iri" bünyeleri için geçerli değil maalesef. tamlamanın kendisinin bile bir zihniyet problemine işaret ettiği "denizli faciası" kimseyi büyütmemiş anlaşılan. buna diğer iri bünyeleri de ekleyebiliriz tabii. taraftar, "büyüyoruz, avrupa devi olacağız" sevdasına akıl yaşı kendisinden de küçük olan yönetici taifesinin elini tutmuş peşinden gidiyor. büyükleri aziz yıldırım camları yumruklarken taraftar da dışarıda cam çerçeve indiriyor.

anonsçu skoru değil, oyunu okuyamadı
anons rezaleti, fenerliler için tüm sezonun final sahnesinde tekerrür eden özeti gibi. ve tüm sezonu gel-gitlerle geçiren taraftarlara bu kadarı artık fazla geldi. maçın sonlarına doğru şiddeti gittikçe artan bir depresyon, ardından üç dakikalık bir mani, devamında haliyle sinir krizi. devreler yandı, kafaları maddi ve manevi olarak kırdılar.
anonsçuya çok yüklenmek haksızlık bir yerde. "looking for eric" filminde eric cantona, başı belaya giren diğer eric'e akıl verirken "rakibi şaşırtman için önce kendini şaşırtmalısın" diyordu. aziz yıldırım'ın çığırtkan yüzü olarak anonsçu da önce kendini şaşırtmaya çalışıyordu herhalde. şuursuz hali, maçın sonlarında abarttığı amigoluğu ve dj'liğiyle tavana vurmuştu zaten. tribünlerin teknik direktörlüğüne soyundukça o tribünlerin tepkisine fazlasıyla mazhar olmuştu maçın son 10-15 dakikasında, daha o anons rezaleti yaşanmadan.
90 dakikanın bu denli 50 bin kişiyle hep beraber oynandığı bir maç az görülmüştür. dolayısıyla trabzon'un golünden sonra damarlardan kan, ayaklardan derman çekilme halinin futbolcu ve taraftarları beraber içine alması da, anonsçunun devre arasındaki "hep beraber topa basıyoruz" lafları da, devamında anons "facia"sı ve taraftarın sahaya dalması da bu toplu topa basma halinin tezahürü. ama işte 22 kişiye bir top veriyorlar bu oyunda.
buna rağmen sahadakinin aksine tribünler için takım sıfatını kullanmak zor. son maçla sınırlı değil bu gözlem: ortak bir kaderi paylaşıyor olma halinden uzaklaşıyor tribünler. gol sevinçlerinde o herkesin hemhal olma hali nicedir azalıyor gibi. aynı şekilde 50 bin kişiyle aynı acıyı yaşıyor olmanın herhangi bir teselliye yol açmadığını görmek de şaşırtıcı.

son maçta kaçmış bir şampiyonluğun ardından sıralanacak teselli yaveleri, ancak futbolla ilgisiz annelerden gelirse rahatsız etmez. ama sezon içi bir maç olsaydı yenilseler bile alkışlarla uğurlarlardı muhtemelen takımlarını bu oyunla. dahası 8 hafta önce neredeyse havlu atmışlarken şimdi şampiyonlar ligi şansları var, ezeli rakiplerinin üstündeler. şampiyonun bursaspor olması bile memleket futboluna bir genişlik, bir ferahlık gelmesi babından bir teselli kaynağı. hüngür hüngür ağlayacak denli acı çektiği halde zehrini kimsenin üstüne akıtmayan ve birbirinin sırtını sıvazlayanları ayırıyorum ama fener yönetiminden başlayıp anonsçudan devam ederek bir "oyun" daha oynanacağını unutanlar, keskin ve sevimsiz bir başarıya mahkumiyet haline kilitlenip, kazanamayınca taşları dağıtan, siniri oynayan sevimsiz çocuklara benzediler. sayıları o kadar çok değil bunların, ama çoğalıyorlar. ki zihniyetleri de yabancı değil, futbolun asla sadece futbol olmayan kısmıyla ilgili. halbuki "oyun"un kendisi de kafalara fazlasıyla kakmıştı meseleyi. iyi oynadı çocuklar, uğraştılar, ne ki kaleciyi geçemediler.

bursasporlular hak ettikleri şampiyonluğu "mucize gerçek oldu" hissiyle doyasıya kutlarken fenerliler olmayan anıların iziyle baş etmeye çalışıyor şimdi. kim bilir kaç fenerli, ah o top bir içeri girseydi, yaşayacağı gol sevincini hayal ediyor durup durup... ama o anons "faciası"nın oldurmadığı başka anıların özlemiyle yananlar da vardır elbet. 90 dakika bitiminde ani bir uhrevi esin patlamasıyla alkışa kesen tribünlerin yine gözyaşları eşliğinde oyuncularını bağrına basması, herkesin birbirinin omzunu sıvazlayarak önümüzdeki sezona uğurlaması gibi. öncesinde kimse "kasmayın bu kadar. bu oyunda yenmek de var yenilmek de" demediği için zor tabii. ama zaten bu kasılmama hali egemen olsaydı, belki de maçı fener alırdı.

kapatın çocuklar, gözleri kapatın
velhasıl olan çocuklara oldu bir yerde. maç sonunda cümbüşlü, havai fişekli bir kutlama olacağından herkes o kadar emindi ki kimse çocuğunu getirmekten imtina etmemişti. normal bir maçtakinden daha fazla çocuk vardı tribünlerde. sanki çocuklar olmasa biz koca koca herif ve kadınlar istediğimiz gibi ortalığı yakıp yıkabilirmişiz gibi "yazık çocuklara" edebiyatından hazzetmem ama bir kız çocuğunun annesine tekrarlayarak "ne yapıyorlar orada. ne yapıyorlar orada" diye sorması da insana üzüntüsünü layıkıyla yaşama fırsatı tanımıyor. orada koltukları sahaya fırlatıp, reklam panolarını tekmeleyip stadı yakıyorlardı.
fenerliler, şimdi bağlılıklarının külfetini ödeyecekler. bursaspor'un sevincine gölge düşürmemek ilk şart. milliyetçi tribünleri, saldırgan yönetimi, fethullahçı hocaları tartışılacaktır zaten, özellikle diyarbakırspor'a yaptıklarının unutulmaması da lazım. ama kendi kulüpleri çeşitli marazlarla şampiyon olduğunda doyasıya sevinmekte beis görmeyenler, bu miladi şampiyonluğun sahiplerine bu sevinci çok görmesin.

yoksa sevinci ve kederi hakkıyla yaşayamayacaksak (hatta rakiplerin başarılı geyiklerine gülümseyip biraz da bu sayede efkar dağıtamayacaksak) hiç girmeyelim bu oyuna. maçtan sonra ıssız caddede eve doğru yürürken bir binanın önünde elinde sigarası ve kahvesiyle dikilen bir adam gördüm. beni görünce gülümseyip tişörtündeki fenerbahçe armasını gösterdi ve "üzülme, yalnız değilsin" dedi ve gülümsemesini kesmeden devam etti: "kederden duramadım. dışarı attım kendimi." "n'apalım" dedim gülümseyerek, "bu sene de böyle olsun. çocuklar iyi oynadı ama."

0 yorum:

Bu blogun sahibi kim?

Bu blogun sahibi sizsiniz, bu blogun sahibi tribünlerdir.



Bu blogda yazanlar ve bu blogu yönetenler sadece sizlerin, yani gündemini belirlediğiniz tribünlerin haberlerini ve hallerini, değerlendirmelerini yapan kalemlerdir, bunun yanında spor haberleri dünyasından taraftarın ilgisini çekebilecek ''içi boş olmayan'' haberleri yakalar.. kopyalamaz, içeriğini değiştirmeden tribünlerin ilgisini çekebilecek hale getirir.